Çevre Hakkı


Doğaya karşı işlenen bir suçun öcü,
 insan adaletinden daha zorlu olur…

Dostoyeski

Çevre Hakkı, gerek teknolojik gelişmeler gerekse  kırsal yaşamdan kentsel yaşama geçişin olduğu bu yüzyılda insanlık, çevre kirliliği, ekolojik dengenin bozulması, insan sağlığını tehdit eden atıklar ve kirlilikle karşı karşıya kalmıştır. İnsan sağlığını ve gelecek nesillerin sağlıklı bir çevrede yaşamasını tehdit eden bu gelişmeler karşısında çevre hakkı ve ekolojik dengenin korunmasına yönelik düşünceler önem kazanmaya başlamıştır.  Çevre hakkı, 20. yüzyılın ikinci yarısında gündeme gelen ve üçüncü kuşak insan hakları arasında yer alan insan haklarından birdir. Birinci kuşak insan hakları, klasik haklar da denilen, özgürlük sisteminin yarattığı bireyci ve liberal görüşten kaynaklanan haklardır. İkinci Kuşak haklar, eşitlik isteminin yarattığı sosyal ve müdahaleci devlet görüşünden kaynaklanan ekonomik, sosyal ve kültürel haklardır. Üçüncü Kuşak haklar ise, dayanışma isteminin yarattığı, kolektif haklar da denen dayanışma haklarıdır.  ” Üçüncü kuşak haklar 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin talepleriyle ortaya çıkan haklardır. Bu haklara kolektif ya da dayanışma hakları da denir. Ulusların siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel geleceklerini belirleyebilme hakkı, sosyal gelişme ve kalkınma hakkı, çevre hakkı, doğal kaynaklardan yararlanma hakkı gibi haklardır.” 
Çevre hakkı, mülkiyet hakkı ile çatışma halinde bulunmasına karşılık; birinci kuşak haklardan yaşam hakkı ve ikinci kuşak haklardan sağlık hakkı ile birbirini bütünleyici ve tamamlayıcı yakın bir ilişki içerisindedir. Çevre hakkı, yaşam hakkı bakımından vazgeçilmez nitelikte olup yaşam hakkının güvencesini oluşturur. Çünkü çevre hakkının konusu, yaşamın içinde gerçekleştiği “çevre”dir; amacı da insanoğlunun ve tüm canlı varlıkların hayatını idame ettirdikleri yer olan çevrenin korunması, iyileştirilmesidir.
Çevre hakkının konusu, bütün canlılar, bu canlılarla ilişkili olan cansız varlıklar ile canlı ve cansız varlıkların karşılıklı ve sürekli ilişkileri ile meydana gelen ekosistemlerin korunmasıdır. Çevre hakkı, doğal ortam ve yaşam koşullarına olumsuz etki ve zararları önlemek ve cezalandırmak amacıyla özellikle devletlerin gerekli önlemleri alma ve daha genel biçimde, her insanın sağlıklı ve ekolojik olarak dengeli bir çevre hakkına saygı içinde eşya ve malların kullanımını düzenleme yükümlülüğünü öngörür.
Çevre hakkını uygulamaya koyma sorunu ise, usule ilişkin hakları gündeme getirmektedir. Önleyici önlemlerden hareketle çevrenin iyi durumda muhafaza edilmesi ya da iyileştirilmesi konusunda özellikle üç usuli hakkın tanınması gerekir: Bilgilenme hakkı, katılma hakkı ve başvuru hakkı. Bilgilenme hakkı, kişilerin ve ilgililerin, çevreyi bozma riski bulunan proje ve programlardan haberdar edilmesidir.Katılma hakkı ise, kişi ve toplulukların çevre konusunda alınacak karalara katılabilmeleri (kanaat açıklama, karşı çıkma, birlikte karar alma)’dir. Başvuru hakkına gelince, çevrenin bozulması veya ilgili kuralların ihlali durumunda birey ve grupların, idare ve yargı makamları önünde başvuru hakkı tanınması anlamına gelir. 
1965 yılında Birleşmiş Milletlerin ihtisas kuruluşlarıyla bağlantılı danışma kurulları kurulmuş,1970 yılında Tabiatın Korunması Hakkında Avrupa Konferansı düzenlenmiştir. Birleşmiş Milletler Teşkilatı içinde  1971 yılında bazı çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. 1973 yılında bu çalışmalar “Çevre İçin Birleşmiş Milletler Programı”nı meydana getirmiştir. Halen bu çalışmalar kısa adı UNEP olan kuruluş tarafından yürütülmektedir. 1972’de Stockholm’de düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre Konferansının sonunda, Dünya Çevre Sorunları ve çevrenin korunması konusunda çok önemli bir bildiri yayınlanmıştır. Birleşmiş Milletler, konferansa katılan 133 ülkenin oy birliği ile aldığı kararla,  5 Haziran günü Dünya Çevre Günü kabul edilmiştir. Bütün Dünyada 5 Haziran günü Dünya Çevre Günü olarak kutlanmakta, Türkiye gibi bazı ülkelerde 5 Haziran haftasını Dünya Çevre Haftası kabul etmektedir.
1972 yılında Stockholm’de düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı’nda kabul edilen 97 sayılı kararda, “çevre hakkı” çevrenin “herkesin ortak varlığı” olduğu temeline dayalı “eşitlik” ilkesinde yükselen bir haktır. Bu hakla ulaşılmak istenen, doğayı sömürü değil, uyum temelinde bugünkü ve gelecek kuşaklar için yaşamaya elverişli kılarak herkesin ondan eşit yararlanması hedefidir. Çevre hakkı ile diğer haklar arasında görülen çatışmalar, çevre hakkının, yani insanın var olma ve yaşamını sürdürme hakkının yararına dengelenmelidir. Stockholm konferansından on yıl sonra 28 Ekim 1982 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen Dünya Doğa Şartı, çevre hakkının uygulamaya geçirilmesi konusunda devletlerin yükümlülüklerini ve bireylerin katkılarını belirleyerek daha somut ilkeler öngörmüştür. Ayrıca türlerin ve ekosistemlerin korunmasının, bugünkü ve gelecek kuşaklar açısından önemi vurgulanarak “sürekli ve dengeli gelişme” kavramına yer verilmiştir.
 
1984 yılında Tokyo Konferansı düzenlenmiş ve bu konferansın sonucunda yayınlanan bildiride ise “Gelişme kavramı yeniden gözden geçirilmeli ve her ülkenin ekonomik gelişmesi, kaynakların korunması ve arttırılması dikkate alınarak gerçekleştirilmelidir. İktisadi büyümede, sadece iktisadi geliştirme göstergeleri değil, aynı zamanda tabii kaynakların korunması, hastalıklarla mücadele edilmesi, kültür miraslarının korunması gibi konularla da ilgilenilmelidir. Temiz hava, su, orman, toprak gibi çevre kaynakları korunmalı, dengeli bir nüfus artışı sağlanmalıdır. Bütün ülkelerde teknolojik gelişmeler, çevre faktörlerine önem verecek şekilde yönlendirilmelidir.”şeklinde açıklamada bulunulmuştur.
 
Bir diğer önemli gelişme,Birleşmiş Milletler öncülüğünde Haziran 1992’de Rio de Janerio’da toplanan Çevre ve Gelişme Konferansı’dır. 117 devlet veya hükümet başkanının, 187 milli delegasyonun katılımıyla gerçekleşen  zirvede, bağlayıcı bir Çevre Sözleşmesi imzalanamamış ise de, “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesive “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi” imzalanmış; “Çevre ve Gelişme Üzerine Rio Bildirgesi” ile “Ormanlar Üzerine Bildirgekabul edilmiş; ayrıca “Gündem 21” isimli 21. yüzyılın çevre gündemine ilişkin eylem programı benimsenmiştir. 27 emredici ilkenin kabul edildiği Rio Bildirgesi’nin 1. maddesinde çevre hakkı; “İnsanlar sürekli ve dengeli kalkınmanın merkezindedir. Doğa ile uyum içerisinde sağlıklı ve verimli yaşama hakları vardır.”şeklinde ifade edilmiştir. Rio Deklarasyonu’nun 10. maddesi ise şu şekildedir: “Çevresel konular her düzeyde ilgililerin katılımını gerektirir. Ulusal düzeyde, bireyler kamu otoritelerinin elinde bulunan, yerleşimlerindeki sağlığa zararlı maddeler ve faaliyetler de dahil olmak üzere, çevre ile ilgili bilgilere erişme ve karar verme süreçlerine katılabilme fırsatlarına sahip bulunmalıdır. Ülkeler geniş bir biçimde bilgi sağlayarak kamu duyarlılığını ve katılımını teşvik etmeli ve kolaylaştırmalıdır. Tashih ve tazmin talebi de dahil olmak üzere adlî ve idarî işlemlere başvurma hakkı sağlanmalıdır.”
İklim değişikliğini önlemeye yönelik BM öncülüğünde başlayan bu uluslararası gelişmeler, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne bağlı olarak Aralık 1997’de Japonya’nın Kyoto kentinde gerçekleştirilen III. Taraflar Konferansı sonunda kabul edilen Kyoto Protokolü ile somutlaşmış ve özellikle gelişmiş ülkelere seragazı  azaltımı konusunda yükümlülükler getirmiştir. Protokol, ancak 16 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe girebilmiştir. 2008 yılı itibariyle 181 ülke ve Avrupa Birliği’nin taraf olduğu Protokol, Uluslararası Enerji Ajansı ve Avrupa Nükleer Araştırma Örgütü’nün ortaklaşa yayınladıkları verilere göre yılda 5 milyar 400 milyon ton karbondioksit salgılayan, yani dünyada havayı en çok kirleten ülke olan ABD tarafından ekonomisine yük getirdiği gerekçesiyle imzalanmamıştır.
Çevre hakkı konusunda uluslararası alanda yaşanan en önemli gelişmelerden biri de Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu (UNECE) tarafından Haziran 1998’de hazırlanarak imzaya açılan Aarhus Sözleşmesi’dir. Tam adı Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru  Sözleşmesi olan ve 2001’de yürürlüğe giren Sözleşme, “herkesin çevreyle ilgili bilgilere serbestçe ulaşma, çevreyle ilgili konularda karar alma sürecine katılma ve yargı yoluna başvurma” haklarını güvence altına almakta ve bu amaca ulaşmak için taraf devletlere somut yükümlülükler yüklemektedir.
 1950’de kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Ek protokollerde, ve  1961’de kabul edilen Avrupa Sosyal Şartı’nda çevre hakkı, özgün bir insan hakkı olarak tanınmamış ve herhnagi bir  güvenceye bağlanmamıştır.  Ancak; Sözleşme’nin yargı organı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında çevre hakkı, Sözleşme’nin özel yaşam ve aile yaşamına saygı (m. 8), yaşam hakkı (m. 2), gibi haklar aracılığıyla dolaylı olarak korunmaktadır.
Amaçsal ve dinamik yorum tekniği ve pozitif yükümlülükler ve yatay etki teorileri sayesinde AİHM çevrenin korunması alanında önemli kararlara imza atarak sözleşmeci devletlere birçok yeni yükümlülük yüklemiştir. Bununla birlikte, çevrenin korunması konusunda AİHM’nin rolü sınırlıdır. Her şeyden önce, belirtmek gerekir ki, “çevrenin korunmasını isteme hakkı” veya gerçek anlamda “sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı”nın Sözleşme kapsamında korunduğunu Mahkeme kabul etmemektedir. Nitekim Kyrtatos davasında, Mahkeme, AİHS’nin ne 8. maddesi (özel hayatın ve aile hayatının korunması) ne de başka bir hükmü genel anlamda çevrenin korunmasını güvence altına almaktadır demiştir. Benzer şekilde, Fadeyeva davasında Mahkeme, “Sözleşme’de yer alan hak ve özgürlükler çevrenin korunmasını isteme hakkı içermemektedir” şeklinde bir hatırlatma yaparak, Sözleşme’nin uygulanabilmesi için mutlaka bir hak veya özgürlük ihlali iddiası aradığını belirtmiştir. Her ne kadar Mahkeme Chapman kararında başkalarının “çevrenin korunması hakkından” bahsetmişse de, bu hakkı Sözleşme’ye dayandırmamış, ileride değineceğimiz gibi, başvurucunun haklarına yapılan müdahaleyi meşrulaştıracak bir haklı sebep olarak değerlendirmiştir.
Mahkeme çevrenin genel anlamda korunmasını bir hak olarak tanımadığı gibi, çevre hakkının varlığını da açıkça kabul etmekten çekinmektedir. Gerçekten de Hatton ve diğerleri kararında, AİHM, “Sözleşme sağlıklı ve dingin bir çevre hakkını açıkça tanımamaktadır” ancak, “bir kişi doğrudan ve ağır bir şekilde gürültü veya başka bir çeşit kirliliğe maruz kalırsa” bu durum 8. madde kapsamına girebilir şeklinde bir değerlendirme yaparak bağımsız bir çevre hakkının varlığını reddetmiştir. Aynı kararında Mahkeme, çevrenin ancak başka haklar vasıtasıyla, dolaylı olarak, korunacağına vurgu yapmak için24 ilk kez “insanın çevresel hakları” veya “çevresel insan hakları” ifadesini kullanmıştır.
1982 Anayasasının, “Sağlık Hizmetleri ve Çevrenin Korunması” başlığı ile 56. maddesinde düzenlenen Çevre Hakkı, Anayasasının “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” bölümünde yer almıştır. 56. madde; “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.” hükmünü getirmiştir. Anayasa çevre hakkını; devletin ödevi, vatandaşın ödevi ve herkesin hakkı olarak üç açıdan düzenlenmiştir. Anayasa’nın, kamu yararına ilişkin hükümlerinde de çevreyi koruyucu maddeler mevcuttur. Bu çerçeve içinde 43. maddede, kıyıların, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu, deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetileceği hükme bağlanmıştır. 44. maddede, toprağın verimli olarak işletilmesini koruma ve geliştirmede, erozyonla kaybedilmesini önleme veya yeterli toprağı bulunmayan çiftlikle uğraşan köylüye toprak sağlama görevi devlete verilmiştir. Aynı madde, çiftçiye toprak sağlanmasının, üretimin düşürülmesi, ormanların küçülmesi ve diğer toprak ve yeraltı servetlerinin azalması sonucunu doğuramaz; hükmünü getirerek, en önemli çevre değerlerimizden olan orman ve yeraltı servetlerimizi de koruma altına almak istemiştir. Bununla beraber 45. Madde ( tarım topraklarının azaltılmasına ilişkin), 57. Madde ( konut hakkının düzenlenmesine ilişkin), 63. Madde ( tarih, kültür ve tabiat varlıklarını koruma ), 168,169. Madde (tabii servet ve  ormanları koruma) gibi maddeler çevre hakkı ile ilgili  düzenlemeler getirmekte ve devlete görevler yüklemektedir.
Anayasasının çevre hakkında ilk kez düzenleme içermesinin ardından 9 Ağustos 1983 tarihinde 2872 sayılı Çevre Kanunu yürürlüğe girmiştir. Kanun’un 1. maddesi, çevrenin “bütün vatandaşların ortak varlığıolduğunu, 3. maddenin (a) bendi “çevrenin korunması ve çevre kirliliğinin önlenmesinin gerçek ve tüzel kişilerle vatandaşların görevi olduğunu” belirtmiştir. Bu açıdan bir başka hüküm 30. maddede “Bilgi Edinme ve Başvuru Hakkı” başlığı ile yer almıştır. Bu hüküm şöyledir: Çevreyi kirleten veya bozan bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan herkes ilgili mercilere başvurarak faaliyetle ilgili gerekli önlemlerin alınmasını veya faaliyetin durdurulmasını isteyebilir. Çevre Kanunu ayrıntılı bir Kanun olmayıp, çerçeve kanun niteliğindedir. Bu nedenle düzenlediği konulardaki uygulamaları yönetmeliklere bırakmıştır. Şimdiye kadar çıkarılan yönetmelikleri: Çevre Kirliliğini Önleme Fonu Yönetmeliği, Hava Kalitesinin Korunması Yönetmeliği, Gürültü Kontrol Yönetmeliği, Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği, Gemi ve Deniz Araçlarına Verilecek Cezalarda Suçun Tespiti ve Cezanın Kesilmesi Usulleri İle Kullanılacak Makbuzlara Dair Yönetmelik, Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği, Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği, Tıbbî Atıkların Kontrolü Yönetmeliği, Zararlı Kimyasal Madde ve Ürünlerinin Kontrolü Yönetmeliği, Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği  başlıca yönetmeliklerdir. 
Bir üçüncü kuşak dayanışma hakkı olarak kabul edilen çevre hakkı, bugün için yaşam hakkı ve sağlık hakkı özel yaşama saygı hakkı çerçevesinde değerlendirilip önemli bir değer atfedilmektedir. Çevre hakkının korunmadığı halde diğer ilk kuşak haklarının da korunamayacağı ve zarar göreceğine dair baskın görüş bugün dünyamızda  hakimdir.