Yaşam Hakkı

Yaşamın büyük kederleri için cesaret,
küçük kederleri için ise sabır gereklidir.

Victor Hugo

Yaşam hakkı, en temel insan hakkı olarak görülmektedir. Çünkü; yaşam hakkının olmadığı bir durumda diğer temel insan haklarının varlığının bir anlamı kalmamaktadır. Diğer tüm hakların kullanımı ve bir anlam ifade etmesi,  ancak; yaşamın varlığına bağlıdır. Bu nedenle ilk kuşak insan haklarından olup ve tartışmasız diğer hakların öncesi ve ilk şartıdır.
Yaşam hakkının korunması  ve yaşam hakkına verilen değer, aynı zamanda medeni ve uygar dünyada demokratik-hukuk devleti olmanın ölçütleri çerçevesinde değerlendirilmektedir.  Demokratik bir devlette olması gereken en temel kriter, yaşam hakkına gösterdiği değer ve pozitif hukukta yaşamın korunmasına yönelik gösterdiği reflekstir.
Yaşam Hakkı: A- Önce insanın, fizik-biyolojik-psikolojik varlığını, arızasız olarak sürdürebilmek için gerekli olan bir sağlık ve bütünlük içinde dünyaya gelebilmesini deyimler; B- Sonra, insanın, fizik-biyolojik varlığına, doğumu olayı ile birlikte hemen eklenecek olan moral-entelektüel girişim olanaklarına sahip olarak, sürebilmesini deyimler; C- Daha sonra, böylece, fiziki-biyolojik-psikolojik-moral-entelektüel bütünlüğünü kazanmış insan varlığının-hukuksal kişilik yönü ile beraber- toplumun yararı adına da olsa, doğa yasasından gelenden başka, hiçbir yeryüzü bağ, önlem, zor yapım (müeyyide) ile sınırlanmamasını, etkilenmemesini, noksana uğratılmamasını, yok edilmemesini deyimler.” (Ayrıntılar için bkz. Bahri Savcı, Yaşam Hakkı ve Boyutları, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1980, s. 14.)
Yaşam hakkı,
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 3. maddesi,
BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi 6. maddesi,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 2. maddesi,
Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi 4. maddesi,
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı 4. maddesi
AB Temel Haklar Şartı 2. maddesi
gibi pek çok uluslararası sözleşmede yer almıştır.
Tüm bu uluslararası sözleşmelerde de görüldüğü üzere; en temel hak olarak yaşam hakkı belirtilmiştir. HAK’ın önemine binaen AİHS’in  haklar kategorisinde 2. Madde de yer alarak ilk hak olarak belirtilmektedir.
Doktrinde tartışmasız olarak Yaşam hakkının varlığı ve korunması üzerine bir hemfikirlik durumu sözkonusudur. Bu nedenle EN DAR ŞEKİLDE YORUMLANMASI GEREKMEKTE OLUP, AİHS’in 15. MADDESİNDE BELİRLENEN DOKUNULMAZ HAKLAR ARASINDA YER ALMIŞTIR. Temel olarak  ” YAŞAM HAKKI, ÖLÜDÜRÜLMEME HAKKI” olarak tanımlanmaktadır. Yaşam hakkının konusu, kişinin kendine, üçüncü kişilere, topluma veya devlete karşı korunmasıdır. Niteliği itibariyle Yaşam hakkı ” dokunulamaz, devredilemez ve vazgeçilemez” haklardandır.
AİHS VE ANAYASA DA “YAŞAM HAKKI “
Aynı zamanda Anayasanın 90. Maddesi ile bir iç hukuk düzenlemesi haline gelen AİHS’e göre yaşam hakkı en temel hak olarak belirtilmiş olup,
AİHS’nin 2. Maddesine göre;
1.Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez. (AİHS’in EK:6 VE EK:13 NOLU PROTOKOLLERİ İLE KESİN OLARAK ÖLÜM CEZASI KALDIRILMIŞTIR. )
2.Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması;
b)Bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya      usulüne uygun olarak tutulu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme;
c) Bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşme’nin 2. maddesinin ne derece de önemli olduğunu McCann ve Diğerleri / Birleşik Krallık kararında şu şekilde vurgulamıştır: ( Bu karar yaşam hakkı ile ilgili AİHM’in  temel yaklaşımının sınırlarını çizmektedir) Bu kararın ilgili paragraflarında;
“146. Mahkeme’nin 2.maddenin yorumlanışına dair yaklaşımı, bireylerin korunması hususunda bir enstrüman olan Sözleşmenin konusunun ve amacının, Sözleşme hükümlerinin ihtiva ettiği güvenceler açısından bunların etkin ve uygulanabilir olmasını sağlayacak şekilde yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirdiği olgusu ışığında ele alınmak zorundadır
147. Sadece yaşama hakkını güvence altına almayan, aynı zamanda yaşam
hakkından yoksun bırakmanın hangi koşullarda ve şartlarda haklı görüleceğine dair kuralları belirleyen bir hüküm olarak 2. madde, Sözleşme’deki en temel hükümlerden birisi olup savaş hallerinde dahi Sözleşme’nin 15.maddesi uyarınca herhangi bir çekinceye müsaade etmez. Sözleşme’nin 3.maddesiyle birlikte (madde 15+3), 2. madde Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumun en temel değerlerinden birisini güvence altına alır  Dolayısıyla, maddenin ihtiva ettiği hükümlerin olabildiğince dar yorumlanması gerekmektedir.”
1982 Anayasası’nın 17. maddesinde
Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.
Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz.
Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.
             (…)(1) meşru müdafaa hali, yakalama ve tutuklama kararlarının yerine getirilmesi, bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın bastırılması, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması sırasında silah kullanılmasına kanunun cevaz verdiği zorunlu durumlarda meydana gelen öldürme fiilleri, birinci fıkra hükmü dışındadır.
denilerek AİHS m. 2 ile paralel bir hükme yer verilmiştir.
Gerek AİHS’in 2. Maddesi gerekse Anayasanın 17. Maddesinde yaşam hakkının önemine değinilmiş ve Anayasamız, AİHS’e paralel olarak  yaşam hakkının kısıtlanmasına yönelik ilkeleri benimsemiştir.
Bu ilkeler;  
a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması; Yasal savunma-meşru müdafaa
Kendisinin veya başkasının yaşamına yönelik haksız ve devam etmekte olan bir saldırıyı önlemek zorunluluğuyla kuvvet kullanılarak, saldırganı öldürmek sözleşmeye aykırılık oluşturmaz, ancak burada yaşama yönelik bir saldırı gerekmekte olup, mala yönelik saldırılarda bu haktan yararlanılamaz. Buradaki en önemli tartışma konusu “mutlak zorunluluk ve orantılılık ilkesi olup, aşağıda bu konuda ayrıca değinilecektir.
b) Bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya      usulüne uygun olarak tutulu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme;
c) Bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması
Bu üç husus, esasında kolluk kuvvetlerinin meşru olarak kuvvete başvurması hallerini anlatmaktadır. Ancak; söz konusu hukuka uygunluk nedenlerinden faydalanabilmek için kuvvet kullanımının mutlak zorunluluk arz etmesi gerekir. AİHS’in 2. Maddesinin 2. fıkradaki yetkilerin kullanılması esnasında orantılılık ilkesine sıkı şartlara tabi olarak uygun hareket edilmesi aranır. Aksi takdirde yaşam hakkının korunmasında devletin yükümlülüğünü ihlal etme riski oluşacaktır.
YAŞAM HAKKI- DEVLETİN SORUMLULUKLARI:
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. maddesindeki düzenleme ve ek protokollerdeki hükümler İLE Anayasanın 17. Maddesi  doğrultusunda yaşam hakkının korunmasında devletin sorumluluğu üçlü bir ayrım çerçevesinde değerlendirilmektedir.
Bunlar;
1-Negatif Yükümlülük
2- Pozitif Yükümlülük
3- Usuli Yükümlülüktür
1-Negatif Yükümlülük (Devletin öldürmeme yükümlülüğü)
Bu yükümlülük, Devlet görevlilerinin, kolluğun bizzat, kişinin yaşamına yönelik bir saldırı gerçekleştirmemesidir. Burada hak ihlalinde bulunan bizzat devlet olarak değerlendirilmektedir. Çünkü; hak ihlalinde bulunan, Devlet adına hareket eden  kolluk gücüdür. Devletin Negatif Yükümlülüğü ile ilgili gerek Anayasa Mahkemesi gerekse AİHM kararlarında vurgu yapılmış ve negatif yükümlülüğün hangi şartlarda oluştuğu belirlenmiştir.
Negatif yükümlülük kapsamında uygulamadaki sorunlu alanlardan biri, kolluk güçleri tarafından güç kullanımına aşırı ve orantısız olarak başvurulmasıdır. Kural olarak; yaşam hakkına yönelik müdahalelerin, AİHS’in 2. maddedeki istisnalar kapsamında kabulü için güç kullanımı kesinlikle zorunlu olmalı, orantılı olmalı, sivillerin hayatını korumanın başka seçeneği kalmamış olmalıdır. Ulusal mevzuatımızda da kuvvet kullanımının aşırı ve orantısız kullanılmaması ölçütleri düzenlenmiştir. Buna göre kolluğun kuvvet kullanımı, direnmenin mahiyetine ve derecesine karşılık oluşturmak üzere, direnenleri etkisiz kılacak şekilde, kademeli olarak artan nispette uygulandığı takdirde meşrudur. Bu düzenlemedeki kuvvet kullanımı sadece ateşli silah kullanımını değil, tazyikli su, cop, göz yaşartıcı bomba gibi vasıtaların kullanılmasını da kapsamaktadır. Örneğin; Polislerin 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Yasasının 16. Maddesinde “Zor kullanma yetkisi kapsamında, direnmenin mahiyetine ve derecesine göre ve direnenleri etkisiz hale getirecek şekilde kademeli olarak artan nispette bedenî kuvvet, maddî güç ve kanunî şartları gerçekleştiğinde silah kullanılabilir. ” denilmiştir.
AİHS’in Mc Cann ve Diğerleri / Birleşik Krallık davasındaAİHS 2. madde uyarınca, polis memurlarının ölümcül güç kullanması, belli durumlarda haklı görülebilir; ancak 2. madde “sınırsız” yetki vermemektedir ve polis operasyonlarının iç hukuk tarafından yetkilendirilmesi ve yeterli şekilde düzenlenmesi gereklidir. Silâh kullanımı açık bir biçimde düzenlenmelidir ve silâh kullanımında ihtiyatlı olunması demokratik bir toplumun göstergesidir” denilmiştir. Özellikle Mahkeme kararında orantılık ilkesi ve mutlak zorunluluk ilkeleri detaylı olarak açıklanmıştır.
Enukidze ve Girgvliani v. Gürcistan, 25091/07, 26.04.2011 284 “Sözleşme’nin 2. maddesi devlet görevlilerine güç kullanma konusunda açık çek vermemektedir. Devlet görevlilerinin keyfi ve kontrolsüz eylemleri insan haklarına etkili saygıyla bağdaşmaz. Bu demektir ki devlet, başka şeylerin yanında, gücün keyfi ve kötüye kullanılmasına karşı yeterli ve etkili koruyucuların bulunduğu bir sistemi oluşturarak, görevlilerin sahip oldukları yetkilerin sınırlarını gereği gibi anlamalarını ve eylemleri sırasında sadece ilgili mesleki düzenlemeleri kendilerine rehber edinmekle kalmayıp aynı zamanda temel bir değer olarak insan yaşamına saygının önceliğini gözetmelerini de sağlamalıdır”
AİHM içtihatlarında öngörüldüğü gibi kuvvet kullanımında 2. maddenin 2. Fıkrasındaki istisnalar çerçevesinde, zorunluluk, orantılılık, kademelilik, uyarı yapılması, etkisiz kılma halinde güç kullanımının sonlandırılması gibi unsurların hepsine birden uygunluk aranmaktadır. Bunlardan birine uyulmamış olması halinde ihlal meydana gelmektedir.
Anayasa Mahkemesinin, 19/12/2013 tarihli 2013/817 sayılı ve 16/07/2014 tarihli, 2013/6319 sayılı kararları uyarınca;AYM, ölçülülük ilkesini, “elverişlilik”, “gereklilik” ve “orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden oluştuğunu kabul etmektedir. Buna göre, “elverişlilik”, öngörülen müdahalenin, ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, “gereklilik”, ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını, yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, “orantılılık” ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç  arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir. Kamu görevlilerinin güç kullanımına ilişkin eylemlerinin bu konuda değerlendirmesi yapılırken, sadece fiilen gücü kullanan görevlilerin eylemlerinin değil, söz konusu eylemlerin planlanması ve kontrolü dahil olayın bütün aşamalarının dikkate alınması gerekmektedir.
2- Pozitif Yükümlülük (Devletin Koruma yükümlülüğü )
      Bu yükümlülükte Devlet, bizzat öldürmemekte, ancak; bireyin yaşam hakkına gelecek tehlikelerden koruma yükümlülüğü sözkonusudur. İnsan yaşamının etkili olarak korunması için gerekli adımların atılması, bu çerçevede bireyleri diğer kişilerin hayati tehlike yaratan eylemlerinden korumak için uygun önlemlerin alınması; yaşama kast eden eylemlere karşı yasalarında caydırıcı, etkili ceza hükümlerine yer vermesi; bu hükümlerin ihlal edilmesini önlemeye ve cezalandırmaya yönelik etkin bir ceza kovuşturmasını sağlayacak bir yapı oluşturması ayrıca yaptırımların infazını sağlayan işler bir sistem oluşturması gerekmektedir. Pozitif yükümlülüğün temel amacı; AHİS’in etkin bir şekilde uygulanmasını, yaşam hakkının etkin bir şekilde korunmasını sağlamaktır.
AİHM’in Akkoç v. Türkiye kararında; pozitif yükümlülük şöyle tanımlanmıştır.
“Mahkeme 2/1. maddenin ilk cümlesinin, devletin sadece yaşamın kasıtlı ve hukuka aykırı sona erdirmekten kaçınmasını değil, aynı zamanda egemenliği içindekilerin yaşamlarını korumak için uygun önlemler almasını emrettiğini hatırlatır. Bu hukuk mekanizması tarafından korunan kişilere karşı suç işlenmesini caydırmak için etkili ceza hukuku önlemlerini yürürlüğe koyarak, bu hükümlerin ihlallerini önleyerek, bastırarak ve cezalandırarak yaşam hakkını korumak bakımından devletin temel bir görevini içermektedir.Bu, aynı zamanda,diğer bireyin cezai fiillerinden dolayı yaşamı riskte olan bir bireyi veya bireyleri korumak için uygun durumlarda önleyici kullanıma hazır önlemleri almak bakımından yetkililerin pozitif bir yükümlülüğünü de kapsar.
Belli durumlarda pozitif yükümlülük sadece kolluk güçlerinin yada Devletin diğer idari kurumlarının yapacağı hak ihlallerinin engellenmesine yönelik önleyici tedbirler olmayıp, devlet dışı 3. Kişilerin yapacağı hak ihlallerinde de devletin pozitif yükümlülüğü sözkonusu olabilir. Örneğin; İntihara meyilli bir mahkumun durumunun bilinmesine rağmen tek kişilik hücreye konulması halinde mahkumun intihar etmesi, devletin pozitif yükümlüğünün ihlali veya koca şiddetinden dolayı defalarca kolluğa şikayette bulunmasına rağmen, devletin kadını koruyamaması halinde kadının öldürülmüş olması ve bu durumun önceden devlet yetkilileri tarafından bilinmesine rağmen önlem alınmamış olması Devletin pozitif yükümlülüğünün ihlalidir.  
3- Usuli Yükümlülük ( etkili soruşturma hakkı)
Usuli yükümlülük, negatif ve pozitif yükümlülükten bağımsız olarak yaşanan bir yaşam hakkı ihlali  karşında devletin etkili soruşturma yapıp yapmadığı, devletin bu konudaki iradesinin var olup olmadığı, adil yargılanma hakkının yerine getirilip getirilmediği ile ilgilidir. Usuli yükümlülük, genellikle kamu görevlileri tarafından kuvvet kullanılması sonucunda meydana gelen yaşam hakkı ihlallerinde, ölüm soruşturmalarının tarafsız ve objektif olarak yürütülmesini ve sorumluların ortaya çıkarılması sürecinin etkili olarak gerçekleşmesini sağlama yükümlülüğüdür.
AİHM’in Mahkemenin Tanrıkulu/Türkiye, Demiray/Türkiye, Kaya/Türkiye kararlarında belirtildiği üzere usuli yükümlülük;Usuli yükümlülüğün temeli olan etkin soruşturmanın amacı, kişinin yaşam hakkını, maddi ve manevi varlığını koruyan hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını teminat altına almak, kamu görevlilerinin ya da kamu kurumlarının karıştığı olaylarda, bunların sorumlulukları altında meydana gelen ölümler için hesap vermelerini sağlamaktır. Kişinin özellikle kamu görevlileri tarafından güç kullanılması sonucu ölmesi durumunda sorumluların ortaya çıkarılması bakımından amacına uygun ciddi ve etkili bir soruşturma yapılması önem arz etmektedir.
Usuli yükümlülük ilkesi, AİHS’in adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. Maddesi ve etkili başvuru yolunu düzenleyen 13. Maddesi ile ilintilidir.
Devletin usuli yükümlülüğünü yerine getirmesi bakımından soruşturmanın tam ve etkili yapılması yaşam hakkını korumanın soruşturma ve yargılama boyutunu ilgilendirmektedir. Bu bağlamda idari makamlar tarafından öncelikle resmi bir soruşturma yapılmalı; olaylara karışan kişilerden bağımsız, farklı kişiler soruşturmayı yönetmeli; soruşturma, olayları ve sorumluları ortaya çıkarabilmeye muktedir ve elverişli olmalı; soruşturma ivedilikle yapılmalı ve makul bir sürede sonuçlandırılmalı; soruşturma kamunun denetimine açık olmalı ve mağdurun yakınları soruşturmaya müdahil olabilmelidir.
Sonuç olarak; insanın hem biyolojik hem de toplumsal bir varlık olması hem insani hemde hukuki bir değer taşımaktadır.  Bu yönüyle YAŞAM HAKKI en temel hak olarak görülmektedir. Diğer tüm temel hakların varlığı ve gelişimi ancak; yaşam hakkının varlığı ile mümkün olabilmektedir. Bu nedenle her ne kadar haklar arasında bir ayrım ve sıralama yapılmasada yaşam hakkı başat ve çekirdek haklardan sayılmaktadır.